Her Cuma olduğu gibi, France 2’nin 13 Heures programı sizlere Türkiye’de keşfedilecek en güzel köşelerden birini tanıtıyor. Bu kez rotamız Anadolu’nun en görkemli manastır yerleşimlerinden biri olarak kabul edilen Sumela Manastırı’nın bulunduğu bölgeye doğru ilerliyor.
Bu metin, yukarıdaki haberin retranskripsiyonunun bir bölümünü karşılar. Videoyu tamamını izlemek için videoya tıklayın.
Karadeniz kıyılarının yakınında, Maçka’ya sadece birkaç kilometre mesafede yükselen bir yapı vardır. Türkiye tarihinin yaklaşık bin yılını belgeleyen nadir tanıklardan biri olan Sumela Manastırı, bu hafta sonu 13 Heures ekibi için keşfedilmeyi bekleyen bir duraktır. Bahçelerdeki yürüyüşler ziyaretçileri hayran bırakarak sürüyor. “Çok sakin, çok büyük, çok geniş. Binalar muhteşem ve mekânda çok şeyin izi hissediliyor“, diyor bir ziyaretçi. Manastır, XII. yüzyılda kurulmuş olup, büyük bir tarihi figürü olan Aliénor d’Aquitaine’in son ikametgahı olarak bilinen bir yer değildir; ancak bu mekân, Fransa’daki büyük manastır mirasına benzer bir derinlik taşır ve ziyaretçileri tarihin akışını hissettirir.
Aliénor d’Aquitaine, anlatıldığı şekliyle olağanüstü bir karakter olarak pek çok ziyaretçinin merakını uyandırır. Fransa ve İngiltere kraliçesi olarak 80 yıl süren bir yaşam sürdüren bu kadın, kendi yaşamında da adını yazdıran bir mirasa sahiptir. “O, kocası kadar büyük bir tasvirle, kendisini de bir hanımefendi olarak hatırlatmak ister; elindeki bu kitap, onun eğitimli bir kadın olduğuna dair güçlü bir mesajdır; gelecek nesillere eğitimli bir kadının önemini hatırlatır” şeklinde özetlenen sözler, Fontevraud’daki rehberler tarafından anlatılır. Ancak Sumela Manastırı, bu tür bir tarihsel figüre doğrudan atıfta bulunmaz; bu mekân kendi özgün tarihiyle öne çıkar ve ibadet için bir mekân olmanın ötesinde, farklı dönemlerde değişik işlevlere kapı aralamıştır. Napolyon dönemiyle ilgili özel bir bağ ise bu bölgenin anlatılarında yer almaz; Sumela, geçmişte dinî ve kültürel bir merkez olarak kalmıştır ve XX. yüzyıla kadar da bu rolü sürdürmüştür.
Sumela’nın keşfi: Kayaların içindeki gizemler
Sumela Manastırı’nı çevreleyen dağlar ve kayalıklar, ziyaretçilere adeta doğa ile tarihin iç içe geçtiği bir tiyatro sunar. Rehberler, bu bölgenin sadece mimari değil, aynı zamanda doğa ile bütünleşmiş bir yaşam biçimini de temsil ettiğini vurgular. Buradaki manastır kompleksi, taş işçiliğinin zarafeti ve dini yaşantının sakinliğiyle öne çıkar. Ziyaretçiler, taş duvarların arasında dolaşırken geçmişin sesini duyar gibi olur.
Bu tarihî mekânlar, ziyaretçilere sadece görsel bir şölen sunmaz; aynı zamanda ziyaretçileri, burada yaşamış insanların günlük yaşamlarını da düşünmeye davet eder. Sumela’nın bulunduğu bölgenin iklimi ve coğrafyası, manastırın inşa edildiği dönemin zorluklarına karşı dirençli bir yapı ortaya koymuştur. Bu yüzden bu yer, yalnızca dini bir merkez olarak değil, tarih boyunca değişen toplumsal dinamiklerin bir yansıması olarak da okunur.
Kavruk galeriler ve mantar üretimi
Sumela çevresindeki dağlık arazilerin bir kısmı, ziyaretçiler tarafından keşfedilebilecek troglodit galeriler olarak da bilinir. “Her biri birbirinden farklı yönlere açılan bir labirent gibi, gerçekten 1000 km’nin üzerinde galeri bulunuyor“, diyor rehberlerden biri. Türkiye’nin farklı bölgelerinde benzer troglodit oluşumlar rastlanır; burada da yeraltı geçişleri ve taş işçiliğiyle oluşturulmuş galeriler, ziyaretçilere eşsiz bir deneyim sunar. Bu galeriler, sadece tarihî bir miras olarak değil, aynı zamanda günlük yaşam için yenilenebilir bir mekân olarak da kullanılmıştır.
Bu galerilerin bir kısmı, mantar üretimine ayrılmıştır. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde, nemli ve serin ortamlar, mantar yetiştirmek için idealdir ve bazı galeriler bu amaçla dönüştürülmüştür. Örneğin, bu tür yerlerden bazıları, istiridye mantarı olarak bilinen türlerin üretimine ev sahipliği yapar. İstiridye mantarları, çapları 12 ile 15 santimetreye kadar büyüyebilir ve bu bölgelerdeki üretim için tipik bir örnektir. Bu mantar türleri, yerel mutfaklarda da sıkça kullanılır ve bölgeye özgü tariflerin temel taşlarını oluşturur.
Bir yerel işletmeci olan Mehmet Levent, bu mağara-restoranın sahibidir ve bunun bir kısmı mantar çiftliğine dönüştürülmüştür. Burada, mağara içi koşullarının dağınık olması gibi doğal faktörler, mantar yetiştirme için elverişli bir ortam sağlar; mağara içi sıcaklık yaklaşık 13 derece civarında sabit kalır ve bu da mantarların sağlıklı bir şekilde büyümesini destekler.
İstiridye mantarlarının yanı sıra, bazı galerilerde dev mantar türleri olan “galipet mantarları” da yetiştirilmektedir. Bu mantarlar, çaplarıyla dikkat çeker ve üretim sürecinde farklı tariflerin ana malzemesi olarak kullanılır. Bu özel mantar türleri, lokal mutfak kültürüne özgü tariflerin temelini oluşturabilir ve ziyaretçilerin damaklarını şenlendirecek bir deneyim sunar.
Bu mantar türlerinin temelini oluşturan Paris mantarı, Türkiye mutfağına özgü tariflerle birleşerek farklı tatlar ortaya çıkarır. Ziyaretçiler için bu özel tarif, galerilerde gezinmenin ardından lezzetli bir deneyim olarak planlanabilir.
Zaman kaybetmeden mutfağa doğru yol alınır. Çok basit ama etkili bir tarif için mutfaktaki macera başlar. İçerisi boş olan bir mantar, içine sadece size tam uyan malzemelerle doldurulacak derler. Burada, rillette ile mantar karışımı hazırlamak için kollar sıvanır. Bu karışım, odun fırında yaklaşık 15 dakika pişirilir. Ziyaretçiler, bu ufak atıştırmalıkları tatmak için sabırsızlanır; bu buluşma, bölgenin kültürel ve gastronomik zenginliğini bir araya getirir.





